Ateş Oku RPG ~~ Hogwarts
Merhaba

Foruma Hoşgeldiniz

Kayıt Olduktan Sonra Rütbe Seçmelisiniz. Ve Daha sonra Lejant Oluşturmalısınız;

Ateş Oku RPG ~~ Hogwarts


 
AnasayfaAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yapKapı

Paylaş | 
 

 Rüzgarın Senfonisi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Rüzgarın Senfonisi   Çarş. Ağus. 03, 2011 9:44 am

[list]x

Kurgu: Knockturn yolunda çarpışan iki hayat. Genç müfettiş ve gençliğini gördüğü Slytherin'li cadının bu karşılaşması sadece bir tesadüf değildi aslında. Kaderin onlara yaptığı gündelik cilvelerden 'yalnızca' biriydi.


En son Franchois Couxtown tarafından Ptsi Ağus. 08, 2011 7:20 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Çarş. Ağus. 03, 2011 9:50 am

    İnce bir zevkle döşenmiş olan Borgin&Burkes, daima karanlık büyücülere ev sahipliği yapardı. Knockturn Yolu fazlasıyla karanlık bir yer iken, Borgin&Burkes ona uyum sağlamaya çalışan küçük bir çocuk gibiydi. İçeriye girildiği an havadaki pas ve tuz kokusu hissedilebiliyordu. Günün her saati içeride sisli, kasvetli ve insanı boğan bir hava olmasına karşın, yerden oldukça yüksekte olan tavanlar insana nefes alabilme imkânı veriyordu. Tahta oymalı yapılar ve özenle yerleştirilmiş eşyaların arasındaki siluete doğru ilerlemeye başladı Marjoliana. Attığı her adım havadaki pusu yırtmasına sebebiyet veriyordu. Birkaç adım sonra gördüğü siluet netleşmeye başlamıştı. Keskin elmacık kemiklerinin çevrelediği oval bir yüz. Gri ruhsuz bir çift göz ve buna tamamen tezatlık veren delici bakışlar. Kemikli burnunun hemen altındaki ince dudaklara konmuş, arsızca bir tebessüm. Karşısındaki adamın etkileyici görüntüsünden etkilenmek bir yana neredeyse tiksinmişti Marjolaina. Onun dünyasında, onun koyduğu kurallara uymayan hiç kimse yaşamını sürdüremezdi.

    "Burada ne işin var?"
    "Sefil fare. Bana itaat etmen gerekirdi."
    "Küçük Styxberoen'e de bakın siz."
    "Levicorpus. İki gün süren var seni ucube. Yalnızca iki gün."

    Borgin&Burkes'in çıkışına doğru ilerlerken, suratına fazlasıyla aşağılayıcı bir tebessüm kondurmuştu Marjolaina. Uzun kumral saçlarını, sağ tarafa doğru toparlayıp, yeşil gözlerinin önünü açmıştı tek bir hamlede. Memnuniyetini belirten ve öfkeyle parlayan yeşil gözleri, içinde kusulmayı bekleyen tüm o yoğun duyguların habercisiydi. Yıllardır uğruna çaba gösterdiği planlarının bir hiç uğruna mahvolmasına tahammül edemezdi. Yeterince sabretmişti zaten. Boşa harcanacak tek bir ana bile dayanamıyordu. Karakteri geçen zaman ve yaşanan olaylarla zayıflamıştı. Sabredecek gücü de, yeterli vakti de yoktu. Tasarlanmış olan her şey, kurgulanan sırayla uygulanmaya başlanmalıydı. Emir-komuta zincirini oturtmuş olmasına rağmen, isteklerini tam anlamıyla yerine getirebilmesi için Hogwarts sınırları içerisinde yeterli güç dengesini sağlaması gerekiyordu. Bir avuç veledi ikna etmek ne kadar zor olabilir ki? Kendini kaptırdığı düşünceleri ve planları zihninden akıp giderken Marjolaina hızlı adımlarla Knockturn Yolu sokaklarında ilerliyordu.

    Duygulara hükmetmek neden bu kadar zor? Aynı soruyu kafasında defalarca tekrarlarken, bakışlarını Arch'ın üzerinden bir an bile eksiltmemişti Marjolaina. Duygularına hâkim olmaya çalışsa da bunu beceremediğini iliklerine kadar hissediyordu zaman zaman. Dışarıdan bakılınca, sükûnet içinde olduğu sanılsa bile içi tamamen farklıydı. Kimilerine göre iki yüzlülük olan bu durum, Marjolaina'ya göre zayıflıkları ört-pas etmekten başka birşey değildi. Bu denli içine kapanık olması, içten içe yıpranmasına neden olsa bile doğuştan süregelmiş bu özelliğini değiştirmesi mümkün değildi. Zaman kişiliğinde değişimlere yol açmıştı, bu yadsınamaz olsa bile hâlâ değişime ayak uyduramamış özellikleri bulunmaktaydı. Kışı kış yapan, o sert rüzgarlar kadar keskin olan görüşleri, zamanla yontulmuştu. İnançsız olan yapısındaki avarelik yok olmuştu. Nitekim tüm bu değişimler ondaki "sakin" havayı yok edememişti. Duygularını saklamakta profesyonellere taş çıkartırdı. Günün birinde kapalı bir kutu olmaktan vazgeçip, özgürce duygularını paylaşabildiğinde, mutlu olacağının farkındaydı. O gün gelene kadar küçük mutluluk oyunlarını sürdürüp, sahte gülümsemeler eşliğinde yaşantısına devam etmeye kararlıydı.

    Her zamankinden daha sessizdi sokaklar. Pek çok büyülü mekâna göre tekin olmadığı varsayılırsa sokakların ıssız olması yadsınamazdı aslında. Gri taşların üzerinde ilerlerken topuklarının çıkardığı ses senkronize olmuş bir biçimde geri dönüyordu kulaklarına. Yaşananlar kafasından milyonlarca kez geçip duruyordu. Bu kadar acımasız, kayıtsız ve soğuk olmayı kendisi seçmemişti elbette. Karanlık geçmişi istemsizce çekmişti onu kara deliğin içine. Başlarda durumdan şikâyetçi olsa bile, zamanla o da güç ve hırs tutkusuyla yıkamıştı benliğini. Bir kere bu duygular hissedildiği zaman, en sağlam karakterlerde dahi kocaman delikler açılıyordu. Doyumsuzluk ve açgözlülük, iktidar isteğiyle birleşince tam anlamıyla bir canavar oluşturuyordu. Bu canavarın vücut bulmuş ismi de Marjolaina olarak kayıtlara geçmeliydi. Kaderin acımasız olduğu engellenemez bir gerçekken, ondan kaçmak yerine savaşmayı tercih etmişti aslında. Duygular sadece zaafları olan sefiller içindi. Buzdan bakışları ve ördüğü kalın duvarlarla bu yıl Hogwarts'ın tüm huzurunu bozmaya yeminliydi Marjolaina. İntikam duygusu gözlerini parıldatırken birden vücuduna çarpan bir bedenle tüm düşüncelerinden uzaklaştı.


    "Seni ahmak."



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pietra Argento
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Gerçek İsim : Kardelen.
Mesaj Sayısı : 150
Kayıt tarihi : 30/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
100/100  (100/100)
Patronus: Marilith

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Perş. Ağus. 04, 2011 12:03 am





    Ne yaptığının farkında değildi sanki. Knockturn Yolu’nda ilerlemeye devam ederek- gerçekten, ne yapmaya çalışıyordu? Zihninin her bir köşesini, bu tutumunun mantıksızlığıyla ilgili yargılar dolduruyordu. Ellerini, siyah, kot şortunun ceplerine soktu. Bunu yaparken şortunun, oldukça dar olduğunu fark etti. Saçları sırtında dökülüyor, geçtiği sokağın matemli ve karanlık havasında parlıyordu. Buranın değişik bir kokusu olduğunu kabul ediyordu Pietra. Çözümleyemediği, ilginç ve çoğunlukla, korkunç bir kokuydu bu. Kokuyu takmamaya çalışıyordu her zaman; ancak etrafını bir kafes gibi saran koku, onun koklamasına mahkûmmuş gibi hareket ediyordu. Bakışlarını takip ettiği, ortama aykırı duran beyaz ayakkabısından kaldırarak, yanından geçen siyah cüppeli kişilere baktı. Gerçekten korkunç görünseler de Pietra, onların tiksinti dolu bakışlarına alışmıştı. Hatta onlara da aynı tiksinti dolu bakışlarla karşılık veriyordu, belki de mavi ve yeşil renklerinin mükemmel bir karışımından oluşmuş gözlerinde daha fazla tiksinti oluyordu. Koyu sarı saçlarını arkaya doğru savurarak odak noktasını kendisine çekmeye çalıştı. Çevresinin ona bir yararı olduğu söylenemezdi. Eliyle belindeki asasını kontrol ettikten sonra kendini bu iğrenç kokunun sarmalandığı bölgeye iyice karışmak için hazırladı.

    Babası büyük ihtimalle onun nerede olduğunu bilmiyordu. Bir an ona haber vermesi gerektiği hissi kapladı ruhunu; ama suda dağılan mürekkep gibi bir an da tekrar kayboldu. Bunu ne zaman yapmıştı ki şimdi yapmayı düşünsün? Belki Ira tahmin edebilirdi nerede olduğunu. Dördüzlerden en iyi anlaştığı sayılabilirdi. Aslında anlaşamadıklarından en az anlaşamadığı daha doğru bir ifadeydi. Kardeşlerine beslediği derin sevgi hiçbir zaman kendini göstermemişti. En zorlu anlarda bile bu olmamıştı. Onları karanlığın kucağında bırakıp arkasını dönmüştü. Bazen ise en aydınlık günlerini karanlığa döndürmüştü. Bunun için dudaklarını aralaması yetiyordu adeta. Annesinin ölümünün suçunu onlara atmaktan kendini alıkoyamıyordu. Kardeşleriyle yaşadığı anılar gözlerinin önünde gayet net bir şekilde canlanırken, arkasından belirgin bir şekilde karanlığa ait olduğu anlaşılan sesi işitti. “Hey, sen! Seni minik şey… Burada ne arıyorsun?” Pietra durdu ve topuklarının üzerinde yavaşça arkasını döndü. Sabit bir ifadeyle gözlerini, karşısındaki karanlık gözlere dikmişti. Karşısında duran adam oldukça bakımlı gibi görünüyordu ve ölüm yiyen olduğu aşikârdı. Normal teninin aksine bir ton koyu tenli olan parmaklarını, sarı saçlarının arasında gezdirdi.

    Bunun seni ilgilendirdiği sanmıyorum.” Pietra’nın sesinde alaycı ve küçümseyici bir tonlama vardı. Adam ona zarif bir yürüyüşle yaklaşarak asasını çıkardı. Koyu renkli olan asasını Pietra’ya doğrulttuğunda, Pietra hafifçe gülümsemekle yetindi. “Ölmek için can atığını bilmiyordum.” Kendi asasını eline almış, havada sallıyordu. Ölüm yiyen yanına geldiğinde, Pietra buradaki pis kokunun kaynağının yanına geldiğini sandı bir an. “Beni alt edebileceğini mi sanıyorsun küçük cadı?” Pietra şimdi küçük bir kahkaha atmıştı. Gözlerini kısarak aralarında üç karış olan ölüm yiyene baktı. “Daha fazlasını yapabilirim.” Asasını hafifçe salladı genç cadı. “Petrificus Totalus.” Karşısındaki ölüm yiyen hazırlıksız yakalanarak yere düştü. Pietra eğer karşı koyabilseydi ona yenileceğini biliyordu. O yerde yatarken, Lord öldüğünden beri sakin olan sokağın avantajını kullanarak, adamın yanından kaçmak yerine yanına gitti. “Şuna bak-,” Dudaklarını büzdü. “Ros roya diyip efendini çağıramaman ne acı… Pullus.” Alaycı konuşmasının ardından asasını sallamasıyla adamın yerinde hareketsiz bir tavuk belirmesi bir oldu. Gülümsemesi yüzüne iyice yayılırken çömeldiği yerden kalktı ve adamı birinin akşam yemeği yerine yemesini umut ederek, boş sokakta ilerlemeye başladı.

    Saçlarını sağ omzunda topladığında, birine çarptığını hissetti. Gözlerini sinirle açıp ona ahmak diyen cadıya, gününü göstermek için asasını çekmişti ki duraksadı. Bu cadıyı bir yerlerden tanıyor olmalıydı. En azından bedenini tanıdığına dair belirgin bir his kaplamıştı ki hislerinin gerçekliği gösterdiğine inanırdı. Asasını hala kadına doğrultmuştu. Kadın ise kaşları çatık bir şekilde Pietra’nın gözlerine dikmişti bakışlarını. Asasını indirmeden konuşmaya başladı. “Hiç İtalya’da bulunmuş muydun-, uz?” İçinden bir ses saygılı olmasını söylüyordu ki nazikliğini elinden gelmese de göstermeye çalışmıştı. Bu kadının adı dilinin ucundaydı. Hatırlamak için can atsa da aynı zamanda hatırlamak istediğini de düşünmüyordu. Birden aklında büyük bir şimşek çaktı. Bu cadı İtalya'da çarpıştığı ve kavga ettiği cadıydı. Çok bulanıktı o anı; kadının adını hatırlayamıyordu. Mesleğinin ise müfettiş gibi bir şey olduğunu hatırlıyordu. Asasını sonunda indirdiğinde dudaklarını büzdü. Herşey netlik kazanıyordu. Bu kadından hoşlanmamıştı hiç bir zaman. "Sen... Şu cadısın!"


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Perş. Ağus. 04, 2011 9:37 am

    Hayatın zorlu merdivenleri, bir kapanın içerisine sokmuştu Marjolaina'ı. Sıkışıp kalkmaktan yorulmuş bir ruha ve geçen her saniyede zedelenen duygulara sahipti sadece. Ruhunda açılan bu yaralar, ne kadar zaman geçerse geçsin, tedavi olmayacak gibi görünüyordu. İçindekileri kimseye dökemediği için, böyle yorgun düşüyordu esasen. İçine kapanık bu hâli, onu yalnızlığa ve zorunlu bir acıya götürüyordu. Bunun farkında olsa bile, duygularını başkasına açamayacak kadar korkaktı. Belki bedensel koşullar ele alınınca cesur biriydi ama konu düşüncelerine gelince tam bir korkaktı. Kimi zaman yüreğindeki yaraları kapamak uğruna çabalardı ancak her defasında kalbine dolan cesaret hafif bir rüzgar esintisiyle yok olurdu. Öz eleştiri yapabiliyor olsa da, paylaşmaktan yoksundu. Aslında hayatındaki tüm problemlerin temelinde tam da bu sorun vardı. Ne kadar samimi dostları olursa olsun, Marjolaina düşüncelerini korkusuz bir biçimde paylaşamaya; tam olarak sevgiden korkan bir cadıydı. İşte tam da bu korkaklığı yüzünden sürekli aynı çukurun içinde çırpınırken buluyordu kendini. Güneş ışıklarını görse de, ayağa kalkıp ona dokunacak gücü kendinde bulamıyordu. Alternatifleri vardı ancak karakterindeki zayıflıklar doğruları seçmesine engel olmakla kalmıyor, gittikçe dibe itiyordu genç cadıyı. Sonunun bataklık olduğunu bildiği bir yolda yürümek zorundaydı. Kimileri zaten şanslı doğardı. Pembe gözlüklerle dolaşıp, sürekli gülümsemekten ibaret olan hayatlara imrenerek bakardı ara sıra. Hiçbir zaman onlar gibi olamayacaktı. Peki onlar gibi olmak istiyor muydu? İçindeki melek ile şeytan tam da bu anlarda çarpışırdı. Kazanansa daima şeytan olurdu. Mutluluk naraları atarak dolaşan bir ahmak olmaktansa, ayakları yere basan mantıklı bir cadı olarak hayatını sürdürmeyi tercih ederdi Marjolaina. Tüm o zayıflıklar bir yana mantık her zaman doğru yolu gösterirdi tıpkı bir pusula gibi. Bunu oldukça erken yaşta fark ettiği için oldukça şanslıydı.

    Kendisine çarpan minik bedenden uzaklaşırken önündeki cadıyı dikkatle süzüyordu Marjolaina. Zaten burnundan solurken karşısına çıkan budalanın tekilye uğraşmak zorunda kalacaktı. İstese beceremeyeceği bir durumla karşı karşıyaydı. Fazlasıyla ıssız, üstelik tehlikesiyle nam salmış bir sokakta neredeyse yarı yaşındaki bir cadıyla çarpışıyordu ve ufaklık korkusuzca tam da Marjolaina'ın yüzüne asasını doğrultuyordu. Hafif bir tebessümün yüzüne yayılmasına engel olamamıştı. Karşısındak cadıyı incelerken bu yüz hatlarını tanıdığına neredeyse emindi. Kalın dudakların üstündeki minik kemerli burun ve insanı delen bir çift göz. Keskin elmacık kemiklerini birazcık da olsa kesen uzun kestane renkli saçlar. Marjolaina kendisine sorulan soruya cevap vermek için dudaklarını yavaşça aralamışken karşısındaki cadının kendisini tanıdığını anlamıştı. Ancak hafızasını ne kadar zorlarsa zorlasın önünde duran cadıyı anımsayamıyordu.


    "Bulundum ufaklık. Burnumdan şu asayı çeksen iyi olucak."

    İtalya'da geçirdiği anları hafızasında yokluyordu bu arada Marjolaina. O kadar uzun yıllar orada bulunmuştu ki düşündüğü her an onlarca anı zihnine hücum ediyordu. Çoğunluğu net bile değildi. Flu bir takım çoçukluk anıları, gençlik dönemine ait çılgın partiler, geçen tatil döneminde yaşadığı tatsız olaylar ve insanı dinlendiren İtalyan mimarisi. Anılardan ziyade mimariyi netlikle anımsadığını fark edince gereksiz bir kahkaha çıkıvermişti dudaklarından. Gerçekten duygularından tamamen yoksun bir hali vardı. Zavallıca ve bir o kadar ümitsizce.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pietra Argento
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Gerçek İsim : Kardelen.
Mesaj Sayısı : 150
Kayıt tarihi : 30/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
100/100  (100/100)
Patronus: Marilith

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Cuma Ağus. 05, 2011 1:08 am





    Sakin bir tavırla, koymamak için can attığı asasını belindeki yerine koyarken bakışlarını, karşısındaki kadının gözlerine sabitlemişti. İtalya’da çarpışmaları sonucunda doğan kavga da okul hayatını bitirmek gibi şeylerle tehdit edildiğini hatırlayabiliyordu genç cadı. Gerçekten de kavgadan sonra eve bir uyarı mektubu gelmişti ki bu da Pietra’nın öfkesine öfke katmıştı. Aslında daha adını bile söylemeden birinin bunu yapabilmesi ilgisini çekmişti çekmesine; ama bunu araştırmanın gerekli bir şey olduğunu da düşünmüyordu. Ne var ki kardeşlerinden Ira, kim olduğunu merak edip araştırmış ve Bakanlıkta çalışan bir müfettiş olduğunu görmüştü. Pietra bunu duyduğunda kusuyormuş gibi yapmıştı. Ne kadar gereksiz ve mide bulandırıcı bir meslek olsa da gücü elinde tutuyor gibi gözüyordu. Mektubun gelmesinden sonra ise, Pietra’yı oturma odasında karşısına oturtarak, o mükemmel, öğüt verici konuşmasını yapmıştı. Her zaman ki gibi gözlerini sıkıntıyla kaçıran Pietra konuşmanın sonunda bu cadının önemli olduğunu anlamıştı. Özellikle öğrencilerin girmesi yasak olan Knockturn Yolu’nda karşılaşılacak biri değildi. Hele de, on yedi yaşına gelene kadar üzerinde bulunan izleme büyüsü varken birkaç dakika önce bir ölüm yiyene büyü yaptığını öğrenirse, onu kesin okuldan atardı bu sefer. Bu iğrenç düşüncelerden sıyrılıp, gitmek için basit bir iyi günler dilemeye karar verdi Pietra. Yutkundu ve konuşmak için dudaklarını araladı. Sesi sabit bir tondaydı ve özgüven doluydu.

    Ben Pietra. Hani bir yıl önce evine uyarı mektubu gönderdiğin-, iz. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, o, çok kötü bir sese sahip olan çığırtkandı!” NE? Ama bunları söylemek istememişti ki? Tek istediği buradan olabildiğinde hızlı uzaklaşmaktı. Yutkundu ve yüzündeki ifadeyi değiştirmeden sesinin tonunu ayarladı ve ses tellerinden düzgün şeylerin çıkmasını ümit ederek tekrar dudaklarını açtı. “Belki bir yerde oturursak o güzel anıları tekrar canlandırabiliriz, ne dersin?” Bu sefer demek istediklerini söylemişti. Sonuna saygı ifadelerini katmak ona göre değildi. Karşısındaki bir profesör olmadığı sürece de saygı ifadelerini kullandığı söylenemezdi. Profesörlere de neden böyle bir ayrıcalık tanıdığını da hiçbir zaman öğrenememişti, öğrenemeyecekti. Kabul edeceğini düşünmediğinden, kendini arkasını dönüp uzaklaşmaya hazırlamıştı ki cadının onaylayan sesiyle karşılaştı. Ardından da bir şeyler gevelemişti; ama Pietra bunları duyamıyordu. Hissettiği şok kulaklarına bir duvar örmüştü sanki. Şaşkınlığının yüzüne yansıdığını bildiğinden hemen tuttuğunu fark etmediği nefesi verdi ve dudaklarını hafifçe yukarıya kıvırdı.

    Diagon yoluna girdiklerinde ne zamandır yürüdüklerini ve içinde, neden söyledin ki, diye başlayan işkence kelimelerine ne zamandır katlandığını bilmiyordu. İçinden bir ses gitmesini söylemişti; o da bunu uyguluyordu. Bazen o sesi öldürmek istese de yapamıyordu. Diagon yolunda ilerlerken yanlarından geçtikleri dükkânların sahipleri onlara değişik, daha doğrusu sinirli bir şekilde bakıyorlardı. Göz ucuyla bir süreliğine baktığı cadının dudaklarındaki memnuniyetlilik ise bunun nedenini açıkça ortaya koyuyordu. Pietra başını hafifçe sallayarak, cadının ardından, girdiği dükkâna girdi. Hangi dükkân olduğunu görmesi için tabelaya veya herhangi bir yere bakmasına gerek yoktu. Çoğu zaman, yani Knockturn Yolu’nda gezmediği zamanlarda, buraya gelirdi. Quella’nın temiz masalarından birine oturduklarında yanlarına gelen çalışana bir bardak kaymak birası istediği söyledi. Sanki günlerdir bu cadıyla oturuyormuş gibi bir hisse kapıldığında kaymak birasını önüne koydu garson. Karşısındaki cadının ne istediğine bakmadan, tek kulplu, uzun ve altında bir kadehinki gibi destek olan –ancak uzun bir çubuğu yoktu.- bardağı kafasına dikti. Bu kocaman yudumdan sonra, kadının hiç de samimi olmayan dudaklarına baktı. Güzel sayılabilirdi, biraz daha özenseydi… Birden dudaklarını büzdü ve ne yaparsa yapsın düzelmeyeceğini düşündüğünü kadının çehresine odaklandı. “Iıı… Şimdi biz buraya geldik; çünkü…” Soru sorduğu anlaşılan genç cadı, alaycılıkla söylediği teklifi kabul edildiğinden beri bunu düşünüyordu aslında. Kadın bunu söylemişti belki. En azından Pietra’nın şoktan donduğu birkaç saniye de söylediğini düşünüyordu. Kadının yüz ifadesi de bunu doğrular gibiydi. Pietra derin ve bıkkınlık dolu bir nefes adlı ve hemen devam etti. “Tam olarak... Duyduğum söylenemez.





Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Cuma Ağus. 05, 2011 11:06 pm

    Pietra. Zihninde İtalya'ya dair olan tüm anılar bir anda siluetleşirken bu ismi anımsamaya başlıyordu Marjolaina. Tabi ya İtalya'nın puslu ve insanı yutan dar sokakları gözünün önünde belirmeye başlamıştı. Aşka, tutkuya ve sadakate inanmasını sağlayan adamla ayrıldığı o geceyi en ufak ayrıntısına kadar anımsıyordu. Yalnızlığın ve kocaman bir çukurun içerisinden onu çıkartan biricik aşkı Kevin. Ruhunun derinliklerine hitap edebilen birini bulmuştu sonunda. Kalbini onun ellerine verirken, onu kırmayacağından ve daima yanında olacağından emindi Marjolaina. Hayatın ona acımasızca bir komplo kurduğundan habersiz, gülümseyerek yaşadığı o günleri anımsarken yüzünü acıyla buruşturdu. Hiçbir fiziksel yara onun canını bu denli çok yakamazdı muhtemelen. İlişkilerinde her şeyin olduğuna emindi aslında. Tutku, heyecan, şehvet, sevgi... Tüm bunların varlığı onu güvende hissettirse bile aşkının ateşi gözlerini kör etmişti. Çünkü biricik aşkı onu kullanmış, bakanlıkla ilgili bazı dosyaların yok edilmesini sağladıktan hemen sonra kaçmıştı. Onun ardından uzun bir süre, sevgilisinin hayaletiyle yaşamıştı Marjolaina. Aldığı her nefeste, göğüs kafesinin bıçak darbesiyle kesildiğini ve bu acıyla beraber öleceğini zannederek geçirmişti günlerini. İşte tam da öyle günlerin birinde aldığı alkolün kanına karışmasıyla beraber İtalya sokaklarında avarece gezinirken karşılaşmıştı karşısındaki genç cadıyla. Tek istediği sevgilisini görüp ona tek bir soru sorabilmekti. Neden? Gözlerini kapatıp adımlarını atmaya devam ederken, soğuk havayı iliklerine kadar çekiyordu. Tüm bu cehennemden kurtulacağına inanıyordu, yapabilirdi. Adımlarını sürdürürken -tıpkı bu gece olduğu gibi- soğuk bir bedenin kendisine çarptığını hissetmişti. Gözlerini heyecanla açarken, tanrıya yalvarıyordu. Bir anlığına, sadece bir anlığına sevgilisinin geri geldiğini görmek istiyordu. Ancak olmamıştı. Çarptığı beden genç bir cadıya aitti. Hayal kırıklığının getirdiği öfkeyle, ağzından köpükler çıkartarak genç cadıya tehditler savuşturmuştu Marjolaina. Ardından kendisine yapılan saygısız tavırlara göz yumamamış, Argentolara bir çığırtkan yollamış ve kendince intikamını almıştı. Genç cadının kurduğu cümlelerdeki alaycılığı tekrar hissetmişti. Marjolaina. Genç cadının bu tavrı ona gençliğini anımsatıyordu. Onunla konuşmak, hakkındaki tüm detayları öğrenmek istiyordu. İşine yarayacak bir piyon bulmuş olabilirdi.

    "Elbette, bir şeyler içmek oldukça zevkli olur hem tavırların hakkında konuşmamız iyi olabilir."

    Diagon Yolu konuşmaları için en doğru yer olacaktı. İzlenme büyüsünü de işin içine katınca, en mantıklı yer orasıydı. Sokakta yürürken acıyla irkildiğini hissediyordu zaman zaman Marjolaina. Kevin'i hatırlamak her defasında aynı ölçüde acı veriyordu. Yıllarca bir hayaletle mücadele etmiş, çoğu kez -ateş viskisi içtiği o zor gecelerde- yokluğuna küfretmiş ve yaşattığı acı için biricik sevgilisine lanet okumuştu. Ancak tüm bu gecelerin ardından uyandığı o mahzun sabahlarda, kalbinin küçük bir kız çocuğununki gibi acıdığını hissederdi. Daima kanayan bir yarası vardı. Kabuk bağlasa bile içten içe kanayan bir yara... Attığı adımlarda pek de kendinde değilken Quella'dan içeri girerken yaşadığı hava değişimi onu biraz da olsa ayıltmıştı. Pietra kendinden emin bir tavırla masalardan birine otururken, Marjolaina sadece onu takip etmekle yetinmişti. İlgisini yeteri kadar toplayamıyordu. Gelen garsona bir ateş viskisi ısmarladıktan sonra uzun ve derin bir nefes alıp, mavi gözlerindeki hüznün akıp gitmesini beklemişti birkaç saniye. Masaya gelen ateş viskisinden bir yudum alırken, karşındaki cadının sesiyle irkilmişti. Yavaşça kadehini masaya bıraktıktan sonra kendinden emin bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı Marjolaina.

    "Tavırların ve sen küçük Argento. Konumuz bu."

    Oyun başlıyordu. Dudaklarına yerleşen minik tebessüm, savaşa giden bir savaşçının kalkanı görevini görmekteydi aslında. Bu gece, kurduğu satranç tahtasına bir piyon daha eklemek konusunda kararlıydı. Karşısındaki cadının içindeki karanlığı ve güç tutkusunu bakışlarından sezebiliyordu. Bir yudum daha almak üzere kadehini eline alırken, mavi gözlerini kızın üzerinden çekmiyordu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pietra Argento
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Gerçek İsim : Kardelen.
Mesaj Sayısı : 150
Kayıt tarihi : 30/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
100/100  (100/100)
Patronus: Marilith

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   C.tesi Ağus. 06, 2011 3:52 am




    Pietra, karşısındaki cadının açıklamasını duyduğunda, içmekte olduğu kaymak birası boğazında takıldı. Elini dudaklarına götürdü ve birkaç öksürükten sonra kaşlarını çatarak cadıya baktı. Yanlarında belire garson genç cadıya bir şey isteyip istemediğini sorduğunda Pietra istemiyorum şeklinde elini salladı. O ana kadar kaymak birasını bitirmiş olduğunun farkına bile varmamıştı. Ne çabuk içtim, diye düşünürken bunun cevabını biliyordu. Bu sıkıcı konuşma sinirlerinin her birini, teker teker koparıyordu. Sohbetin akıcılığı ile hareket eden o kum saatlerinden olsaydı şu an, emindi ki son derece süratle akmaya başlardı. Güzel olduğuna dair bir belirtiyle yavaşlaması mümkün değildi. Bardağını tekrar eline almıştı ki boş olduğunu hatırladı. Karşısındaki cadıdan birkaç saniyecik uzaklaşabilme düşüncesiyle yerinden her hangi bir açıklama yapmaksızın ayaklandı ve bara yöneldi. Barda gereğinden fazla geciken kaymak birasını eline adlığında olabildiğinde küçük adımlarla masada ki ölüm sandalyesine oturmayı başardı.

    Aslında benim tavırlarımın herhangi bir nedenle seni, sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum.” Saygı sözlerini söylemekten duyduğu rahatsızlığı tonlamalarıyla dile getiriyordu sanki. Kaymak birasından oldukça büyük bir yudum daha alarak karşısındaki cadının konuşup kafasını şişirmesine fırsat vermeden devam etti. “Hem senin,-” Büyük bir iç çekti; buna hiç alışamayacaktı. Başını hafifçe sallayıp sağa yatırdı belirsiz bir şekilde. “Yani bir bakanlık müfettişi bununla ne kazanabilir ki? Salazar Slytherin’in o muhteşem zihniyetine sahip olmam bile bunu anlamamı sağlayamazken neden bahsettiğini anlamak çok güç.” Sesindeki kibre hiçbir şekilde şaşırmadı. Hoşlanmadığı kişilerle konuşurken her zaman bu kibri ruhunu bir kalkan gibi çevreliyordu. Bunu engelleyemiyordu ki bu gerçeği savuşturmaya çalıştığı da söylenemezdi. Kadın dudaklarına pek de samimi olmayan bir gülümseme yerleştirip ateş viskisi olduğunu tahmin ettiği bardaktan gerektiğinden büyük bir yudum aldı. Pietra onun konuşmasına izin vermeyerek tekrar konuşmaya başladı. Sesindeki duyguları çözmek zordu ancak tamamıyla Salazar’ın izlerine rastlanıyordu. Bunu uzaktan az çok işiten biri bile net bir şekilde söyleyebilirdi. “Ayrıca şunu da söylemeliyim ki sen, annem değilsiniz. Tavırlarımı sorgulayacak yetkiyi bakanlık bile veremez.

    Saygı ifadelerini kullanırken zorlandığı öyle belli oluyordu ki düşük kelimeleriyle hiç İngilizce bilmediğini söyleyebilirdi karşısındaki cadı. Anne kelimesini söylerken bile içinde belirgin bir burukluk hissetmişti. Dördüzlerin şu an ne yaptığını merak ettiğini düşündüğünde sarsıldı. Onlar asla umurunda olmamıştı. Şimdi ne oluyordu da merak ediyordu. Kaymak birasından büyük bir yudum daha alırken, sadece içkinin boğazından akışına odaklandı. Boğazından akışını hissettiği içkinin son yudumlarını da içerken bir tane daha istedi. Bu üçüncü bardağı oluyordu ki çok hızlı gittiği gerçeğini kendisi bile inkâr edemezdi. Arkasına yaslanıp yeni kaymak birasını beklerken kollarını göğsünde birleştirdi. Bir an kendini karşısındaki kadının görünüşüne kaptırıp, “Slut.” Diyerek dudaklarını oynattı, daha çok fısıltı denebilecek bir şekilde. Bir an kadının İtalyanca bildiğini unutmuş gibi bir hali vardı. Kendine gelmesini sağlayan önüne hızlıca konan bardak oldu. Garson’un sürekli aynı yere kaymak birası koymasından memnun olmadığı apaçık ortadaydı. Pietra ona delici ve kin dolu bakışını atarken saçlarını savurup uzaklaştı. Derin bir nefes alıp bir yudum daha alırken sessizliğini koruyan cadının söylediği kelimelerle tekrar boğazında kalacak gibi olan içkiden son anda kurtuldu ve gözlerini Mrs veya Miss Styx-bilmemne’ye dikti. Sözlerini tekrar işitmek için can atıyordu kesinlikle(!)


Slut:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   C.tesi Ağus. 06, 2011 6:39 am

    Küçük Argento, oturduğu yerden kalktığında memnuniyeti iyiden iyiye artmıştı Marjoliana’in. Onu rahatsız ettiğinin, hatta içten içe boğduğunun farkındaydı. Bundan duyduğu memnuniyeti de her hareketinde karşısındaki cadıya göstermekten fazlasıyla zevk alıyordu. Savaşlarda -hele ki psikolojik olanlarında- önceliğin karşıdaki kişiyi yıpratmak olduğunu deneyerek öğrenmişti. Karşısındaki cadı küçüklüğüne benzediği için, yapacaklarını önceden az-çok tahmin edebiliyor olması olaya ayrı bir zevk katıyordu. Ateş viskisinden birkaç yudum daha almışken, genç cadının tekrar karşısına oturduğunu görünce yudumlamasını yarım bırakarak mavi gözlerini onun üzerine dikmişti. Dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Saygısızlığa tahammülü olmasa bile sadece bir seferlik –bir piyon uğruna- buna tahammül etmesi gerektiğinin farkındaydı.

    Pietra cümlelerini peşi sıra devirirken Marjoliana sadece dinliyordu. Kurduğu cümlelerden, hareketlerinden hatta en ufak mimiklerden dahi anlam çıkarmaya çabalıyordu. Yapabileceği ilk teşhis karşısındaki cadının ukalalığı kalkan olarak kullandığıydı. Hareketleri, kurduğu cümlelerle bütünlük içerisinde olsa bile mimiklerinde zaman zaman onu ele veren ayrıntılar bulunmaktaydı. Dudağını hafifçe büzmesi, bakışlarının arada donuklaşması ve sayısız milyonlarca minik ayrıntı… Aksağınındaki bozukluk genç cadıya şirin bir hava katsa da, ağzından çıkan kelimeler ortamdaki sevimli havayı anında soğutmaya yetiyordu. Pietra konuşmaya devam ederken, onu kesmek adına en ufak bir harekette bulunmuyordu Marjoliana. Aksine konuştukça çözüleceğine inandığı için bu atmosferden hoşnuttu bile. Ateş viskisinden oldukça büyük bir yudum aldıktan hemen sonra ortamdaki sessizliği iliklerine kadar hissetmişti. Konuşma sırası artık genç müfettişteydi.


    “Öncelikle genç bayan yavaş gitmenizi öneririm, şiddetle."

    Gözlerini önlerine gelen yeni kaymak birasına bir an devirip tekrar genç cadıya yöneltti Marjoliana. Zaafını yakaladığına neredeyse emindi. Genç cadının anne dedikten hemen sonra, sadece birkaç saniye içerisinde yaşadığı ruhsal değişime şahitlik etmişti. Yüzlerce öğrenci, binlerce hikaye dinlemişti. Artık bunları kolaylıkla anlayabilecek deneyime ve yeteneğe sahipti. Bazen bir bakış, bazen bir cümle, bazen bir iç çekiş insanın sakladığı pek çok sırrı açık etmekteydi. Ateş viskisinden son yudumunu aldıktan hemen sonra, yutkunup konuşmasına devam etti.


    “Bir çıkarım yok Argento. Sadece tamamen karşılıksız olarak iyiliğini düşünüyorum. Bu kutsal bir duygu, tıpkı annelik gibi.”


    Doğru yerden girdiğine neredeyse emindi. Artık tek yapması gereken genç cadının çözülmesini beklemekti. Ortamdaki kasvetin giderek arttığını hissederken bir ateş viskisi daha istedi Marjoliana. Duyduğu İtalyanca fısıltıyı şimdilik umursamayı düşünmüyordu. Avına kilitlenmiş bir avcıydı. Sadece ölmemek için kıvranan bedenin ceset olmasını bekliyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pietra Argento
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Gerçek İsim : Kardelen.
Mesaj Sayısı : 150
Kayıt tarihi : 30/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
100/100  (100/100)
Patronus: Marilith

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   C.tesi Ağus. 06, 2011 8:34 pm




    Attığı tiz kahkahası neredeyse herkes tarafından duyulurken, alaycılığı da okunabiliyordu. Gerçekten, Pietra’nın iyiliğini düşündüğüne inanacağını mı sanmıştı? İğrenç bir müfettişten başka bir şey değildir. Belki de safkan kanına yakışmayan bir şekilde merak edip muggleları araştırdığında karşısında çıkan tekerlemeyi söylemeliydi. Aslında Türklere ait olması muhtemel bir tekerlemeydi. Bildiği azıcık Türkçe ile okuyabilmişti ve epey komik bulmuştu. Müfettiş, otuz iki diş… Aslında tam olarak tekerleme olup olmadığını da bilmiyordu. Kaymak birasından, ilk defa küçük bir yudum aldı. Gülümsemesini dudaklarından silemiyordu. Sarhoş mu olmuştu, sadece üç bardakta? Hayır, bu mümkün değildi; çünkü Pietra dayanıklıydı. Çoğu kez arkadaşlarıyla yarışa girerdi ve kazanan olurdu. Anılar zihninde canlanırken kendini daha çok gülümsemekten alıkoyamamıştı. Bir keresinde Michael isminde bir Ravenclaw öğrencisiyle yarışmıştı. Pietra duraksamadan on bardak içerken, çocuk beşinci bardağında bayılacak gibi olup tuvalete koşmuştu. Pietra ise sadece arkasından kindar bir şekilde bakmakla yetinmişti. Bazen ise bunu paraya döktüğü oluyordu, ihtiyacı olmasa da. Kaybeden kazanana epeyce para veriyordu ki genelde Pietra kazanıyordu. “Genelde mi, her zaman…

    Ruhu küstahlığın tavan yapmış haliyle fısıldıyordu Pietra’ya. Pietra sonunda dikkatini karşısındaki cadıya verdi. Dudaklarındaki gülümseme biraz azalmıştı. Saçlarını sırtından arkasına attı ve birkaç teli kulağının arkasına sıkıştırarak masaya yaklaştı. Dirseğini masaya koyup, çenesini avucuna yerleştirdi. “Gerçekten iyilik mi yapmak istiyorsun? Ha, ha. Güldürme beni lütfen. Sen ne dediğinin farkında değilsin!” Gülümsemesi bir an da silindi ve dudaklarını büzdü. Cadının çehresine bakmaya daha fazla katlanamıyordu; ama içinde bir yerde iyilik yapmaya çalışacağını düşünüyordu. Üstelik bunun annelikle eşit olduğunu söylüyordu. Lorelei sinirlendiğinin farkındaydı. Annelikmiş? Peh! Kaymak birasından büyük bir yudum daha aldığında annesini tanımayı çok istediğini fark etti. Babasına sorduğunda anlatırdı belki, ama sadece resimlerine bakıyor, onun el sallamasına gözlerinde ki yaşlarla karşılık veriyordu. İçindeki bütün alaycılığın ve kibrin kaybolduğunu hissetti. Annesinin iyilik dolu olduğunu biliyordu, bunu hissediyordu. Argento ailesinin hiçbir zaman Slytherin binasına seçilmediğini de biliyordu elbette. Dördüzler babasının ailesine göre ailesinin yüz karalarıydı. Yutkundu ve elinde tuttuğu bardağı masaya bıraktı. İçmek istemediğini fark etmişti. Karşısındaki cadıya baktı ve ne yapmaya çalıştığını merak etti. Cidden, ne elde etmeye çalışıyordu? “Cidden, söyleyin. Sadece iyilik yapmak için mi bunu yapıyorsunuz?” Elini önünde rastgele salladı. “Artık bu her neyse… Yoksa Hogwarts’a gelip orada da gözetleme işini sürdürerek, iyilik-,” Havada görünmez tırnak işareti çizerek söylemişti iyilik kelimesini, gene alaycılığı vardı ses tonunda. “-yapmaya devam mı edeceksiniz?


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Franchois Couxtown



Mesaj Sayısı : 133
Kayıt tarihi : 31/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
90/100  (90/100)
Patronus: Ördek

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Paz Ağus. 07, 2011 6:03 am

    Gerginliğin geçen her saniye tırmandığını garip bir şekilde hissediyordu Marjoliana. İstemsizce büzülen dudakları, istediği yanıtları alamadığı için yaşadığı memnuniyetsizliği fazlasıyla belli ediyordu. Gereğinden fazla mimik verdiğin de farkındaydı. Katı bir müfettiş olmak yerine, duyguları olan bir kadını canlandırması gerekiyordu bu gece. Duygular kimi zaman insanların kalkanı olma görevini üstlenmiş olsa da, bu gece zaafları ortaya çıkartacak strateji unsuruydu. Ateş viskisinden bir yudum daha aldıktan sonra karşısındaki cadının suratındaki aptal tebessümü uzun uzadıya seyretti genç müfettiş. Gelen kaymak birası sayısını da hesaba katınca, minik Argento’nun çakırkeyif kıvamına geldiğini düşünüyordu. Bu ummadık hoş sürpriz işlerini daha da kolaylaştıracaktı. Muhtemelen. Zaman bilindiği gibi bazen kuş gibi uçar, bazen solucan gibi sürünerek geçer. Ama insan en çok zamanın ağır mı, yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder. İşte o gece yarısı da aynı şey oluyordu. Geçen zamanı –Kevin gittiğinden beri ilk defa- umursamıyordu Marjoliana. Avına kenetlenmişti ve saldırmak için uygun anı kolluyordu. Doğru darbe için, uygun zaman ve uygun kelimelere ihtiyaç duyuyordu.

    Argento ailesindeki problemleri büyü dünyasındaki hemen hemen herkes biliyordu. Köklü ailelerde yaşanan en ufak problemler tüm büyücülerin ağzında sakız olurdu genelde. Karakterleri bozuk ve güçsüz olan varlıklar; başkalarının hatalarından ve problemlerinden zevk duyar hatta kimi zaman başkalarının acılarıyla beslenirdi. Annelik konusunda karşısındaki genç cadıyı açamazsa, şansını ailevi problemlerden yana denemeyi aklının bir köşesine yazmayı ihmal etmedi Marjoliana.


    “Farkında olmayabilirsiniz küçük bayan ancak benim de duygularım var.”

    Cümlesinin hemen ardından takınabildiği en masum ifadeyi yerleştirmişti suratına. Beyaz tenine, mükemmel uyum gösteren masmavi gözlerini olabildiğince açmıştı. Hüznü, korkuyu ve ümitsizliği bakışlarına yerleştirirken fazla zorlanmamıştı. Kevin’ düşündüğü her an ona muazzam miktarda acı vermeye yetiyordu. Usulca kafasını karşısındaki cadıdan çekip, dışarıya yönelttiğinde kalbinde hissettiği acı yüzüne yansımaya başlamıştı bile. Derin bir nefes aldıktan hemen sonra bakışlarını tekrar kıza yöneltti.

    “Argento ailesinin senin ve kardeşlerin hakkında ne hissettiğini biliyorum. İnan bana annen her ne olursa olsun senin yanında olurdu.”


    Daha fazla konuşmaya gerek duymuyordu. Hiçbir cümle anneye duyulan özlemi perçinleyecek güce sahip değildi. Yarayı bir defa kanatmak yeterliydi zaten, kabuk bağlayana kadar kanamaya devam edecekti. Karşısındaki cadının vereceği tepkiyi merakla bekliyordu Marjoliana.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pietra Argento
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Gerçek İsim : Kardelen.
Mesaj Sayısı : 150
Kayıt tarihi : 30/07/11

Karakter Bilgileri
Rol Puanı:
100/100  (100/100)
Patronus: Marilith

MesajKonu: Geri: Rüzgarın Senfonisi   Paz Ağus. 07, 2011 10:20 pm




    Kelimelerini anlamaya çalışsa da zihninde her türlü anı varken araya bu soruyu sokuşturmak hiç kolay olmuyordu, hatta hiç mümkün gibi durmuyor denilebilirdi. Gerçekten duyguları olabilir miydi? Karşısında neden nutuk çektiğini hala bilmese de geçerli bir nedeni olabilir miydi? Birden aklına hangi binadan mezun olmuş olabileceği sorusu geldi. Ruhu ise bir tıslamayla birlikte cevap verdi, kendinden emin bir edayla; Slytherin… Miss Styxbilmemne mükemmel konuşmasına devam ederken, sadece izliyordu onu. İfadesiz bir suratı takınmak çok zordu şu an. Gözyaşlarının gözlerine doğru hareketlendiğini hissedebiliyordu. Cümlesini bitirdiğinde Pietra kaşlarını çattı. Nedenini bilmese de dişlerini sıkarak başını hafifçe eğdi. Derin nefesler alarak kendini toplamaya çalışıyordu. Hayır, sakin ol. Sadece sakin ol… Başını hafifçe kaldırdı ve iki eliyle de kaymak birasını tuttu. Büyük bir yudum aldı ve masaya koydu ancak ellerini çekmedi. Çok sinirlenmiş gibi görünüyordu dışarıdan ancak öyle olmadığın sadece kendi biliyordu. Kaşlarını çatarak karşısında onu inceliyormuş gibi duran kadına baktı. Göz pınarlarında küçük bir su birikintisi bekliyordu.

    Annem-hakkında…” Derin bir nefes aldı. Sesi o kadar alçaktı ki sesin ayak tabanlarından geldiğini düşünebilirdiniz. “Konuşmayı- keser misin?” Her kelimeyi ayrı ayrı vurgulamaya özen göstermişti. Artık konuşmak istemediği bir konu varsa o da gözlerinin nemlenmesini sağlayan annesiydi. Saçlarını sağ omzunda toplayıp arkasına attı. Kaymak birasından, alışılmadık bir şekilde küçük yudumlar aldı. Gözlerini tekrar karşısındaki cadıya dikti ancak gözlerine kat kat perde inmişti sanki. Şimdi elinde bir fotoğraf albümü yatağının üzerine yayılmıştı. Sayfaları ağır ağır çeviriyor, gözyaşlarının yastığının yumuşak kumaşını ıslatmasına izin veriyordu. En sevdiği resim karşısında duruyordu. Gözyaşlarını sağ eliyle kuruladıktan sonra ona gülümseyip el sallayan kadına bakıyordu. Tam o sırada kadının arkasından biri sarılıyor ve onu öpüyordu. Hiç şüphesiz bu babasıydı. Bir an Pietra’da annesini öpebilmiş olmayı diledi. Yutkundu ve gözlerinin önündeki perdeler kaldırırken her perdenin kalkışında tutması daha zor olan gözyaşlarına lanetler okuyordu. Kadın konuşmak için dudaklarını aralamasıyla ona baktı. Annesi ile ilgili bir şey demesini diledi ama işe yaramıyordu anlaşılan. Gözlerini kaçırmadan kendine sakin olmasını söyleyip duruyordu. Sakin ol… Sırası değil.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Rüzgarın Senfonisi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Ateş Oku RPG ~~ Hogwarts :: Genel :: Rol Arşivi-
Buraya geçin: